a
 

Arşiv

Anasayfa

Lütfen Bizi Arayın 0212 3423450

Lütfen Bize Yazın bilgi@zeck.com.tr

 

c

Yazı: MELDA KESKİN

ÇEVRECİNİN PATİSKASI
                                    
“Yağ satarııım... bal satarııım... ustaaam ölmüş ben satarııım...”

Türkiye'de 'devletin resmi çevreciliği' ortaya çıkıp yaygınlaşalı aşağı yukarı bir 15–16 yıl oluyor. Hatırlarsınız bir ara din tüccarlarının dilinden düşürmedikleri bir 'cennetin anahtarı' kavramı vardı, sonra da yakasına yeşil yaprak takanların kendini 'çevreci' ilan etiği döneme girdik. Bu eğilim pek değişiklik göstermeden yıllardır devam ediyor. Dürüst olmak gerekirse, ekolojik açıdan yıkıcı ve kirletici yatırımların şehvetiyle çevreyi satarken, “Durun, yapmayın, etmeyin!” diyenlere, “Ben sizden daha çevreciyim” diyen, ne ilk siyasidir Erdoğan, ne de son...

1960'lı yıllarda, Dünya'nın sonunu getirmekte olan tüketim toplumunun yarattığı tehlikelere ilk kez dikkat çeken, ekolojik sınırları hatırlatıp, yaşanabilir

bir gezegen için biraz özen isteyen insanlara 'çevreci' yaftası yapıştırılması doğaldı. 1970 ve 1980'li yıllarda ise (Gandi'nin dediği gibi) önce yok sayıldılar, sonra alay edildiler, sonra saldırıya uğradılar, sonra da kazandılar. Amerika Birleşik Devletleri'nde, sözde çevreci vakıflar, dernekler kurup, sulak alanları otoyollara ve yapılaşmaya, ulusal parkları maden ve petrol aramaya açtırmak için lobi yapan, paralar dağıtan bir sürü kereste, otomotiv, enerji şirketi paravanlarının ortaya çıkması, işte bu sıralarda oldu. Çevrecileri oy sandığı durdurmazsa cephane sandığı durdurur, kabilinden şiddet dolu söylemler, ürkütücü olmakla beraber, çevrecilerin etkisinin arttığını gösteriyordu.

Bugün belki alıştığımız, gündelik yaşamımızda yararlandığımız birçok kavram (toplumsal maliyet, tedbirli yaklaşım, sürdürülebilir yaşam, geri dönüşüm, organik tarım, enerji verimliliği, yenilebilir enerji, ekolojik ayakizi, temiz üretim, sıfır atık...) bu süreçte yerleşti. Belki başarının bedeli ağır olabildiği için, belki benim “tahterevalli etkisi” diye adlandırdığım doğal süreçler nedeniyle, 1990'larda işler değişti. 'Doğayı alt etmeci, sonsuz büyümeci, pozitif ilimci, teknoloji ve kar fetişisti' asker, devlet, sanayi üçgeni; karşı

stratejilerle çevre hareketlerini etkisizleştirmenin formüllerini arayıp buldu. Başlangıçta son derece masum bir biçimde ortaya çıkıp, sonradan da başına gelmedik kalmayan benzerleri gibi, 'çevreci' sözcüğü de kirletilip bozuldu. Çöpleri yere değil çöp kutusuna atıp, çöp toplama etkinliklerine katılıp, camları cam kumbarasına, geri kalan plastik, kâğıt, vb. geri-kazanılabilir malzemeyi de ziyan olmasın, çöp toplayıcıların işi kolaylaşsın diye, ayrı toplayıp çöpün yanına bırakan ve 'soyu tehdit altındaki nadir ve bir o kadar da garip bir tür' muamelesi görmeye devam eden bireylere hâlâ çevreci denilmeye devam ediliyor. Öte yandan da insan, ekolojik açıdan kabul edilemez uygulamaları ülke çapında dayatıp çevreyi satanlara mı “çevreci” deniliyor acaba, diye düşünmeden edemiyor.

Bütün bu toz duman arasında, kuruların yanında yaşlar da yanarken, politikacılar, bürokratlar ve sanayiciler “en çevreci biziz” diye sahne çalıyor. 5 Haziran Çevre Günleri’nde zehirli PVC üreticileri “çoook çevreciyiz, ağaçları kurtarıyoruz, enerji tasarrufu yapıyoruz, kurşun kullanmıyoruz...” diye boy boy yeşil boyalı reklâmlar yapıyor. Bu durumda da kendisine “çevreci” denilmesine karşı alerjik tepkiler

geliştirerek, “Valla ben çevreci değilim!” diye yakınanlarımız, 'ekolojist', 'yeşil' vb. diye anılmayı tercih eder oldular. Bu daha ne kadar mı devam eder? Birileri onlara, “sonsuz büyümeci” olup, atık üretimini azaltmak bir yana, çözümsüz atıklarıyla nükleer santralleri, iklim tehdidiyle kömür ve petrolü özendiren, çevreye tehlikeli kimyasallar saçarak insan ve hayvanların bedenlerinde birikerek yıkım yaratan atık yakma tesislerini savunarak çevreci olunamayacağını söyleyinceye kadar. Yoksa, “Çevre de önemli tabii!” gibi boş konuşmalar ve “çevrecinin patiskası” muhabbetleri yapmayı sürdürerek, ekolojik açıdan yaşamsal adımları doğru yer ve zamanda atmaktan alıkonulmak tehlikesi var, ne yazık ki…